18 Mart 2012 Pazar

Kendine Kıvrılan Ok'u Yazmak

»Genç bir şair için sancılı aşamalardan biri olan ilk şiir kitabınız "Kendine Kıvrılan Ok" yayınlandı. Kitap ne kadar sürelik bir çalışma sonucu ortaya çıktı?

Sancılı bir aşama olduğu doğru. Bu sancının sağladığı ağrılardan ilki; şairin üretiminin dışında gelişen basım aşamasından kaynaklanıyor. İlk kitabını yayımlamak isteyen ve belli bir “yazar çevresi” olmayan genç şair, maalesef, önce yıkılması gereken bir tabular vitriniyle karşılaşıyor. Çıraklığını rafa kaldırmış, “geçmişinden pişmanlar” kahvesinin usta ama yalnız şairleri ise, çıraklığını yaşamak isteyen genç şairlerin önünde yıkılması zor bir duvar gibi inatla dikiliyorlar. Bu da ikinci ve önemli diğer ağrıdır. Tabii bundan gocunmamak gerekiyor. Ancak sancının kendisi, saydığım bu unsurların birleşiminden oluşuyor.

10 Mart 2012 Cumartesi

Yeni Doğan Bir Aşka Güzelleme

(henüz adı konmamış bir kitabın,adı belli bir direniş için sakladıklarındandır.)

unutulmuş mağara ağzın kelimeler örümcek ağı
unutulmuş balkon uçurumunda unutulmuş kuru çiçek
burnun diyorum o iki küçük kemer deliği
diyorum burnun
kaşlarının döküldüğü şelale

ey buzu eriten balığı pişiren tuz
sen ey gözyaşının tadı olan
bağışla bizi kendi denizimize
dökülmeden bakmaya geldik
tatlı bir su idik
senden hakkımızı almaya geldik

unutulmuş anahtar deliği gözün bakmaların gizli saklı
unutulmuş mazgal uçurumunda unutulmuş gazoz kapağı
ayakların diyorum o iki küçük kaldırım
diyorum ayakların
bırakmış kendini diğerinin üstünde
bildikleri bir şey olmalı

unutulmuş mağara ağzı
uçurumda kuru çiçek
gözlerin diyorum gözlerin
masa üstünde iki sigara yanığı

3 Mart 2012 Cumartesi

"Bir An Bin Parça" ve "Yazgıcılar" Üzerine Düşünceler


Enver Aysever,  tiyatro, televizyon programı ve Birgün gazetesindeki köşe yazarlığının dışında; tiyatro oyunları, deneme, öykü kitapları da olan üretken bir yazar. Yazgıcılar, ikinci ve son romanı.

Yazgıcılar’a geçmeden önce, 2007’de Yunus Nadi Roman Ödülü’nü alan ilk romanı “Bir An Bin Parça”dan bahsetmek; iki roman arasındaki benzerlik ve farkları ortaya çıkarmadan önce faydalı olacaktır.

12 Şubat 2012 Pazar

Tanıklık Üzerine (Henüz adı konmamış bir kitabın, adı belli bir direniş için sakladığıdır.)

25 şubat

samsun tekel işçilerinden hamdullah uysal, bu sabah bir cipin çarpması sonucu yaşamını yitirdi.

sabah saat 05.30 sularında samsun tekel işçilerinden hamdullah uysal, gece tuttuğu nöbet sonrası çadırlara komşu mithat paşa caddesi’nden geçmeye çalışırken bir cipin çarpmasıyla yaşamını yitirdi.

mithatpaşa caddesi'nin tuna caddesi kavşağı yakınında yolun karşısına geçmek isteyen hamdullah uysal'a (39), ulus yönüne seyreden, n.ö'nün kullandığı 06 gma 93 plakalı cip çarptı. uysal, kaza yerinde hayatını kaybetti.


tanıklık üzerine
                                                             çünkü insan yalnızken katettiği yollardan
                                                             ne zaman geri dönse yeni bir haber getirir
                                                                                                 edip cansever


kalemi bıçakla bilediğim bir sabahtı
siz yoktunuz, komşular yoktu, başkaları vardı
adımlarını ağır bir kapıyı aralar gibi hesaplayan
elleri çiçek saklar gibi bellerinde başkaları vardı
su damlaları kadar birbirinden ayrışan
siz yoktunuz, komşular yoktu, ben vardım

o sabaha kadar hiçbir yazıya alıntıyla başlamadım
bir klarnetçiydim sanki
insanlar gelir ve karşımda limon yiyip giderlerdi
ya da yağmura tutulan çamaşır ipiydim
benden kaçırılan çamaşırlara ağlayan

kalemi bıçakla dişlediğim bir sabahtı
kim vardı kim yoktu bugün gibi aklımda

dul bir kadın
merdiven yıkarken yüzüğünü özlerdi sabaha karşı
bıçkın, çiroz için uskumru dizerdi ipe
“bir aşkı otellerden uzak tutmalı” diyen platonik
nereye çiy bırakacağını bilen rüzgâr
sonra ben ve başkaları vardı
siz yoktunuz, komşular yoktu
yolcusunu savurdu dönmedolap, görmediniz

kalemi bıçakla kanattığım bir gece yarısıydı
o sabaha kadar hiçbir soruya alıntıyla başlamadım

her yeni mezar neden yanındakinden ödünç alır toprağı?

16 Ocak 2012 Pazartesi

Kitaplar Arasında #23

Bu haftaki programda, Ocak ayında doğan ve 110. yaşını kutladığımız Nâzım Hikmet'in; yaşasaydı 64. doğumgününü kutlayacağımız Arkadaş Zekai Özger'in ve 9 Ocak 1990'da kaybettiğimiz Cemal Süreya'nın şiirleri konuk ediliyor.

http://radyo.sol.org.tr/program/233

9 Ocak 2012 Pazartesi

Kitaplar Arasında #22

Programın bu haftaki konuğu Ahmet Şık'ın "Dokunan Yanar" kitabı. Ocak ayında katledilen gazeteciler Metin Göktepe, Hrant Dink ve Uğur Mumcu'nun anısına...  

http://radyo.sol.org.tr/program/228

2 Ocak 2012 Pazartesi

Cumhuriyet'in Romanı Var Mıydı?

Nâzım Hikmet Kültür Merkezi bünyesinde, belirli konu başlıklarında düzenlenecek olan “Yuvarlak Masa Toplantıları”nın ilkinde, “Birinci Cumhuriyet’in Romanı Var mı?” konusu ele alındı. Kaan Arslanoğlu, Nihat Ateş ve Hüseyin Çukur’un katıldığı toplantının moderatörlüğünü Asaf Güven Aksel yaptı.

http://haber.sol.org.tr/kultur-sanat/cumhuriyetin-romani-var-miydi-haberi-50017

Metnin tamamına ulaşmak için: http://haber.sol.org.tr/kultur-sanat/nhkmden-cumhuriyetin-romani-var-miydi-tartismasi-haberi-50024

28 Ekim 2011 Cuma

Reenkarnasyon Kulübü Üzerine Kısa Bir Deneme








“Reenkarnasyon Kulübü”, kollektif bir çalışma olan “5.Sanattan 5.Kola”yı saymazsak, Kaan Arslanoğlu’nun on yedinci kitabı; on birinci romanı.

Kadıköy’deki Nâzım Hikmet Kültür Merkezi’nin bahçesinde başlayan roman, 20.yüzyılın başından günümüze, ülkenin içinden geçtiği politikaya bir paralellik çiziyor ve Taksim’deki 1 Mayıs mitinginde son buluyor.

Kaan Arslanoğlu örgütlü bir yazar. Örgütlü olmasının ve politikayı ne kadar iyi takip ettiğinin nüvelerine hemen her sayfada şahit oluyorsunuz. Reenkarnasyonu, yaratıcı bir fon olarak romanın omurgasına çakarken, Mustafa Kemal Atatürk ve İbrahim Kaypakkaya’nın reenkarne olan bedenleri üzerinden tarihe ip atlatıyor. Daha da önemlisi, kendi kafasına takılan ve dert ettiği konulara dair bu iki önemli kişilik üzerinden cevaplar arıyor. 

5 Ekim 2011 Çarşamba

İşçi sınıfının romanda karşılaştırılması üzerine bir deneme: “Bereketli Topraklar Üzerinde” ve “Umut Tarlaları”

Orhan Kemal’in “Bereketli Topraklar Üzerinde”(1) ve José Saramago’nun “Umut Tarlaları”(2) romanları üzerinden Türkiye ve Portekiz’deki işçi sınıfının genel durumuna; yaşam ve çalışma standartlarının benzer noktalarına; aynı dönemlerde kesişen iktidar partilerinin işçi sınıfına dair politikalarına göz atmaya çalışacağım.

İntihal Üzerine Monolog

Ülkenin gündemi “şike soruşturması”nda ortaya çıkan şikelerle çalkalanırken; siyasi gündem kovboy filmlerindeki çalılar gibi durmadan yuvarlanırken; Hulki Aktunç ve Didem Madak’tan sonra Seyhan Erözçelik’i de birkaç gün önce kaybetmişken ne monologu, diyeceksiniz. Sonuna kadar da haklısınız. Benim de böyle bir yazı yazma isteğim yoktu. Üstelik, siyasete ve şair hüzünlerine; Platini’nin TFF’ye attığı kazıktan, intihal tartışmalarına uzanan bir gündeme kendimi bırakmak isterdim. Fakat okuduğum bir yazı ve bazı tesadüfler sayesinde, aldım klavyeyi elime. Yazmasam, Sait Faik gibi “çıldıracaktım”.

Bir Cemaat Projesi: Afili Filintalar

Bu bir “blog” değil, “blog üzerinden cemaatleşme” yazısıdır.

“Afili Filintalar”ı yaklaşık bir ay önce http://kultur.sol.org.tr adresinde incelemeye başladım. Şu ana kadar üç yazı yayınlandı*. Bu işe girişirken de meramımı şöyle dile getirmiştim: “Geçen sene bu aylarda açılan ‘Afili Filintalar’; hızlı blog takipçileri ve edebiyat çevreleri tarafından bilinir. Cemaatçilikten liberalliğe, postmodernizmden sola uzanan bu geniş yelpazede, “ayrı dünyaların insanı” olan bu kadar yazar, çizer, gazeteci ve yönetmeni bir arada tutan şey nedir? Öyle ya, özellikle sol görüşlü aydınların bile aynı yayında, aynı yerde (söyleşi, panel vb.) bir arada durmaktan imtina ettikleri bilinir ve eleştirilirken, farklı kaygıları olan bu insanlar nasıl olup da ortak bir projenin öğesi olabilirler? Kaldı ki, bu bir araya gelişin saikleri arasında sadece “kültür-sanat” olmadığı da açık olarak görülmekte… Bir “ideolojiler” savaşında baskın taraf olabilmek ya da kendini ifade etmek, burada yazmak için yeterli sebep olabilir mi?

Bu filintalar gerçekten afili mi? (3): Ortaya Karışık

“Afili Filintalar” ile ilgili yazılan iki yazının okunduğunu varsayarak ve fazla detaya girmeden, kaldığım yerden devam ediyorum.

Murat Zelan

“Amerika Diye Bir Yer Yok” kitabının yazarı. Kitabı ithaf ettiği kişi: Hakan Albayrak. Kitabın editörü ise Murat Menteş. Hemen herkes, bir diğerinin entelektüel ürününe katkıda bulunuyor. Kolektif akıl, ne güzel! Birbirlerinin kitap kapaklarında poz veriyorlar, kitaplarına editörlük, televizyon programlarına konuk yapıyorlar. İlk yazıda da belirttiğim gibi: Vıcık vıcık bir ilişkiler yumağı. Bir nevi tarikat kardeşliği… Blog’da yazan herkesi bu sınıfa dâhil etmiyorum tabii. Orada bulunmalarını yadırgasam da, kızsam da onurunu koruyan yazarlar da mevcut; sonraki yazılarda değineceğim.

Bu filintalar gerçekten afili mi (2): Onur Ünlü (Ah! Muhsin Ünlü)

“Şiir kişileri uyutmak için değil, uyandırmak için yazılır.”
Thomas Tranströmer

Onur Ünlü’yü 1992-1998 arasında çıkan Şizofrengi dergisiyle tanıdım. “Muhsin Ünlü” müstear ismiyle şiir yazardı. Yanılmıyorsam Dergâh dergisinde de görüldü. 1993-1998 arasında yazdığı şiirleri “Ah Muhsin Ünlü” olarak “Gidiyorum Bu” isimli kitapta topladı.

Bu filintalar gerçekten afili mi? (1): Hakan Albayrak

Geçen sene bu aylarda açılan “Afili Filintalar”; hızlı blog takipçileri ve edebiyat çevreleri tarafından bilinir.

Cemaatçilikten liberalliğe, postmodernizmden sola uzanan bu geniş yelpazede, “ayrı dünyaların insanı” olan bu kadar yazar, çizer, gazeteci ve yönetmeni bir arada tutan şey nedir? Öyle ya, özellikle sol görüşlü aydınların bile aynı yayında, aynı yerde (söyleşi, panel vb.) bir arada durmaktan imtina ettikleri bilinir ve eleştirilirken, farklı kaygıları olan bu insanlar nasıl olup da ortak bir projenin öğesi olabilirler? Kaldı ki, bu bir araya gelişin saikleri arasında sadece “kültür-sanat” olmadığı da açık olarak görülmekte… Bir “ideolojiler” savaşında baskın taraf olabilmek ya da kendini ifade etmek, burada yazmak için yeterli sebep olabilir mi?

12 Nisan 2010 Pazartesi

Cevabını Göle Bırakan


                                                                                      

'Sular yükseldikçe balıklar karıncaları yer
 sular çekildikçe de karıncalar balıkları yer...
 kimin kimi yiyeceğine suyun akışı karar verir.' 

                                      Afrika Atasözü

   

- I -  

Şavkı yitince bir geyik
boynuzunda batar güneş.

6 Nisan 2010 Salı

Sual Şiirleri


            -I-

Serçeleri babasının kızılcık sopasıyla korkutup dala kondurmayan çocuk
kimin için ve ne için hükmeder pırpır bir yüreğe?

31 Mart 2010 Çarşamba

Demirtaş Ceyhun: “Bitmedi Bendeki Umutsuz Umut”



Yeni nesil edebiyatçıların sayısı pıtrak gibi artıp, pek çoğunun “halkçı” meyvesinden yiyemeyen Türkiye edebiyatı; “Edebiyatımı Geri İstiyorum” diye bağıran genç bir edebiyat tutkununu daha eksiltti yaşantısından. Üstelik, Kemal Özer’in acısı henüz dinmemişken…

Demirtaş Ceyhun Hakkında

30 Mart 2010 Salı

Uyumsuz Dişli



Payıma düşen ne varsa biri sizin olsun.
Denize gidiyorum, çağanoz toplamaya
kurtulup dalyanlardan.

İçin ilk yudumunu rakımın
ilk çalışını duvar saatinin, kurun kendinize.
Nasıl olsa uyumsuz bir dişliyim yaşama karşı
ve ipliği iğneye denk getirememenin yılgınlığı üzerimde…

Denize gidiyorum kör karanlıkta.
Dışarıda davul tokmağı, köpek uluması, üst komşunun saat sesi
siren sesleri, içine çökmüş kaldırımlar, apansız kimlik kontrolleri
bırakıyorum sokakları sorularla:
Kim saklayacak çocukları polis dipçiğinden, caddelerden
ünlü şahsiyet isimlerini,
yağmurda taşınmanın adıyla evlerden taşan fakirliği, kim saklayacak
                                                                                                              fabrika düdüklerini
uzaktan çalan bir kampana gibi?

Payıma düşen ne varsa biri sizin olsun işte.
Denize gidiyorum, çağanoz toplamaya
kurtulup dalyanlardan.

Yarı çıplak kızlar, kadınlar yürüyor kaldırımlarda
diz kapakları, omuzları, bilekleri çıplak.
Üşüsem hiçbiri üstümü örtmez,
yalnızlığım: Yüksek bina önlerindeki sahipsiz bıçak.

Her damlada beni sarhoş eden su: Sana geliyorum
örselemek için yalnızlığımı
uzanıp kendi yanaklarımdan öpmemek*,
dirseğimin yenilendiğini seyretmemek için cam kesiğinden sonra…

Payıma düşen ne varsa biri sizin olsun sırf bu yüzden
Nasıl olsa her balık yaralı çıkar suyun dışına.


*Turgut Uyar

28 Mart 2010 Pazar

Kendine Kıvrılan Ok


Anne, artık doğurduğun çocuk değilim
kesilmiş göbekbağım
değilim o masum bebek
sinekten korunmak için sığınan
cibinliğin insafına.

Diyorum ki:

26 Mart 2010 Cuma

Giovanni Scognamillo Söyleşisi



H.Ç: Metin Demirhan ile birlikte çıkardığınız “Erotik Türk Sineması” isimli kitabınızı referans alarak sormak istiyorum: Sinemada “erotizm” ile “porno” arasındaki temel farkı nasıl değerlendiriyorsunuz?
G.S: Pornografi cinsel ilişkinin tüm çeşitlerini ve tüm ayrıntılarını görsel veya yazınsal olarak yansıtan ve anlatan bir türdür. Erotizm ise cinsel ilişkiyi ve çıplaklığı inceltilmiş bir şekilde ve estetik bir yaklaşım içinde kullanan çağrışımlara dayalı görsel veya yazınsal bir tarz ve kavramdır. İkisini birbirinden ayırmak bazen güçtür çünkü onları ayıran ince bir çizgidir, kimi nüanslardır. Kolay bir örnek olarak: yan yana uzanmış iki çıplak beden müstehcen değiller ama erotik olabilirler veya sadece anatomik ama cinsel ilişki halindeki iki çıplak beden müstehcen olurlar.

25 Mart 2010 Perşembe

Metin Turan Söyleşisi



H.Ç: 1930 ve 1940’larda ’ilericilik’ ile folklor’un dirsek temasına rastlıyoruz. 2000’li yıllarda; o zamanın ’ilericilik’ şimdinin ’gelenek’ diye adlandırdığı damara rastlayabiliyor muyuz? Yoksa 1990’dan sonra yetişen edebiyat kuşağında gelenek yerine popülerlik kaygısının getirdiği ’elitizm’i mi koymamız gerekiyor?

M.T: "1930’lu ve 40’lı yıllar Türkiyesi'nde folklorun ’ilericilik’ olarak algılanması, gerek folklora el atan kişilerin gerekse kurumların yapısından kaynaklanan bir kimliklendirmeden kaynaklanıyor. 1930’lu yıllarda yeni bir kültürel şekillenme içerisinde olan Türkiye’de, Osmanlı saray ve çevresinde sıkışmış bir edebiyat anlayışının bütün bir Türkiye’yi kucaklamadığı ve temsil etmediği aşikardır. Cumhuriyet, bir yandan Osmanlı’dan devralınan aydın halk arasındaki uçurumu; edebiyat düzleminden dile getirirsek, divan edebiyatı ile halk edebiyatı arasındaki varlığı yadsınamaz uçurumu kaldırma tasasındadır. Dil devrimi, 1926’da başlatılan derleme gezilerinin, 1930’larda Halkevleri’nde boyveren folklor şubelerinin çalışmaları, radyodaki ’yurttan sesler’ korosu bu adımın somut göstergeleridir. Böyle bir adımın atılmış olması, türküsü, ağıdı, manisi, hikâyesi, koçaklaması, destanıyla uzun yüzyıllar boyunca egemen Osmanlı zihniyeti tarafından hesaba katılmamış Türkiye halkının anlaşılması çabasının belirgin yansımasıdır ki, bu hiç kuşkusuz ileri bir adımdır.

20 Mart 2010 Cumartesi

Erken Kaybedenler

Fotoğraf: Volkan Doğar

Eleştiri Noktası’nı takip eden okuyucuların da hatırlayacağı üzere; Emrah Serbes, yazdığı iki Ankara polisiyesi ile bu köşede yer almıştı. “Erken Kaybedenler” ise bir roman değil, hikâye kitabı. 

Sekiz hikâyeden oluşan kitapta her bir hikâye, farklı erkek çocuklarının dünyaya ve çevrelerinde gelişen olaylara nasıl baktığını anlatmaya çalışıyor. Kitaptaki iyi sayılabilecek noktaları okuyucuların merakına bırakıp, iki romanını okuduğum yazarın bu deneyimi üzerine birkaç satır yazmak istiyorum.

Adresi Yok,New York

“Sokak kafiyelidir. Onun şarkısını söyleyen adamın kalbinde kafiyeli bir şiirdir.” (s.111) 

Lee Stringer tarafından 1998’de yazılmış olan “Adresi Yok, New York”, 2003’te dilimize çevrilmiş bir kitap. Bu köşeye taşınma sebeplerinden biri; üzerinden 11 sene geçmesine rağmen, içinde yer alan yaşamların güncelliğini koruması ve durumun daha da kötüleşmeye başlaması. İkinci ise; Kurt Vonnegut’un yazar hakkındaki referansı.

Her Temas İz Bırakır

"...Benim yüzüm bantlıydı, katilleri kokusundan tanıyorum. Bu arabada da var aynı koku" (s.272)
 
Emrah Serbes 1981 doğumlu genç bir yazar. 'Bir Ankara Polisiyesi' olan ilk romanı ile karşı karşıyayız: "Her Temas İz Bırakır."

Yazının başında; Emrah Serbes'in çok temiz bir Türkçe'si olduğunu belirtmek gerekiyor. Sanırım ilk romanın da verdiği heyecanla kullandığı bazı klişe tabirler olsa bile, ironik dili, yerinde kullandığı espri ve politik göndermeleri ile bunu örtüyor: "Ağlayıcılara tek tek göz gezdirdi. Böyle ortamlarda, en çok ağlayanlar ya ölünün en uzak tanıdıkları ya da şüphe çekmemek isteyen katilin kendisi olurdu" (s.43). Bir anlamda, üç doğrusu, bir yanlışı götürüyor.

19 Mart 2010 Cuma

Asım Bezirci ve Eleştiri Anlayışı




[...]Bezirci’nin bu incelemelerinin önemi, yalnızca bir şair veya yazar üzerine derinlikle eğilmesinden ve onu bize bir bütün halinde sunmasından ileri gelmiyor; aynı zamanda, sorumlu ve örnek bir öncü-araştırmacı olarak, bundan sonra yapılacak araştırma ve incelemeler için güvenilir bir hareket noktası da oluşturuyor. Gelecekte aynı konulara eğileceklerin işini kolaylaştırarak, güç ve vakit harcamalarını önlemek için, incelediği yazar ve hakkında mümkün olduğunca tam bir bibliyografya veriyor. Örneğin, Orhan Veli hakkında. 300'den çok makalenin, 35 kitabın ve 4 tezin dökümü, bütün ayrıntılarıyla yer alıyor kitapta. Bezirci, yalnızca bu tutumuyla bile, gerçek anlamda nesnel ve özgeci bir araştırmacı olduğunu gösteriyor.” 1

Asım Bezirci Kimdir?